ASGARİ ÜCRET ARTIŞI BEKLENTİNİN UZAĞINDA KALDI
TÜİK’in Aralık 2024 verilerine
göre, tüketici fiyatları endeksi bir önceki yılın aynı ayına göre %47,09
artarken, on iki aylık ortalamaya göre artış oranı %60,45 olarak
gerçekleşmiştir. Bununla birlikte yeniden değerleme oranı ise %43,93 olarak
belirlenmiştir.
Asgari Ücret Belirleme
Komisyonu’nun son toplantısında alınan karar ile asgari ücretin 22 bin 104 TL
olduğu açıklandı. Asgari ücrete yapılan % 30 zam; hem enflasyon oranının hem de
yeniden değerleme oranının çok altında kalmıştır.
Belirlenen bu tutar, asgari ücretli vatandaşlarımızın sermaye karşısında ezildiğini göstermektedir. Asgari ücretle geçinen vatandaşlarımızın temel hayat giderlerini karşılayabilmesi için gerçekleşen enflasyon oranı kadar ve adil bir refah payı eklenerek bir artış yapılması gerekmektedir.
SEBZE VE MEYVE FİYATLARINDAKİ ARTIŞA KARŞI HAL YASASI’NDA ACİL
DÜZENLEME ŞART
Ülkemizde konut kiraları ve gıda
fiyatlarındaki anormal artış, başta dar gelirli ve sabit ücretliler olmak üzere
vatandaşlarımızın temel ihtiyaçlarını karşılamasını her geçen gün
zorlaştırıyor. Son dönemde sebze ve meyve fiyatlarında yaşanan fahiş artışlar,
üreticiden tüketiciye uzanan tedarik zincirindeki sorunların boyutunu bir kez
daha gözler önüne serdi. Örneğin, geçtiğimiz yıl kasım ayında 15 lira olan
mandalina bugün 50 liradan satılıyor, domatesin fiyatı ise 70 liraya kadar
çıktı.
Bu durum hem üreticileri hem de
tüketicileri mağdur etmekte, aracıların kontrolsüz fiyat artışlarına sebep
olduğu yönündeki endişeleri artırmaktadır. Sorunun çözümü için, mevcut Hal
Yasası’nın kapsamlı bir şekilde yeniden ele alınması gerekir. Tedarik
zincirindeki anormal fiyat farklılıklarını ortadan kaldıracak ve hem üreticiyi
hem de tüketiciyi koruyacak bir yasal düzenleme yapılmalıdır.
Gıda fiyatlarındaki spekülasyonların önüne geçmek, halkımızın refahı için bir zorunluluktur. Bu bağlamda Tarım ve Orman Bakanlığı ile Ticaret Bakanlığı’na buradan çağrıda bulunuyoruz: Yıllardır çıkarılacağı belirtilen Yeni Hal Yasası, artık daha fazla geciktirilmemelidir. Öte yandan denetim mekanizmaları etkin ve istisnasız bir şekilde işletilmelidir.
CEZAEVLERİNDE İNSAN ONURUNA AYKIRI UYGULAMALAR KABUL EDİLEMEZ
Cezaevleri, yalnızca cezaların
infaz edildiği kurumlar değil, suç işlemiş bireylerin topluma yeniden
kazandırılması amacıyla rehabilitasyon hizmetleri sunan yapılar olmalıdır. Bu
nedenle, cezaevlerinin şartlarının, hem ulusal hem de uluslararası metinlerle
çerçevesi belirlenen insan hakları standartlarına uygun ve insan onuruna
yaraşır olması zorunludur.
Birçok insan hakları kuruluşunun
raporları ve mahpus şikâyetlerinden anlaşıldığı üzere, cezaevlerinde kötü
muamele, çıplak arama gibi insan onurunu zedeleyici uygulamalar ve keyfi
yaklaşımlar halen yer yer sürmektedir. Bu uygulamalar, sadece bireysel hak
ihlalleri olarak kalmayıp, ceza infaz sisteminin itibarını zedelemekte ve
toplumda adalet sistemine duyulan güveni azaltmaktadır. Bu nedenle, idareyi
savunma refleksiyle iddiaların araştırılmadan reddedilmesi yerine, şikâyetleri
objektif bir şekilde araştıran ve çözüm odaklı bir yaklaşım benimsenmelidir.
Ayrıca, cezaevlerinde kapasite
aşımının getirdiği aşırı kalabalık, mahpusların temel insanî haklara erişiminde
ciddi sorunlara neden olmaktadır. Bu durum, sadece cezaevi idaresinin yükünü
artırmakla kalmayıp toplumsal huzuru ve adalet sisteminin işleyişini de olumsuz
etkilemektedir.
Cezaevlerinde insan onuruna saygılı, kötü muameleyi ve keyfiliği önleyici uygulamaların hayata geçirilmesi, mahpusların temel hak ve özgürlüklerinin korunmasını sağlayacak çok boyutlu politikalarla mümkün olabilir. Rehabilitasyon süreçlerinin desteklenmesi, mahpusların yeniden topluma kazandırılmalarını ve suç döngüsünün kırılmasını sağlayacaktır. Bu kapsamda, sadece mevcut şartları iyileştirmek değil, cezaevlerinin yapısal dönüşümüne odaklanmak gerekmektedir. Ceza infazının temel amacının cezalandırma/intikam alma değil, rehabilitasyon ve yeniden topluma kazandırma olduğu unutulmamalıdır.
TÜRKİYE’DE NÜFUS HIZININ DÜŞMESİ
Türkiye’de doğurganlık hızı
tarihin en düşük seviyesi olan 1,51 ile AB ülkeleri ortalamasının da altına
geriledi. 65 yaş üstü yaşlı nüfus oranı de yüzde 10,2’yi geçti. Doğurganlık
hızındaki hızlı düşüş, yalnızca demografik bir sorun değil, aynı zamanda sosyal
ve kültürel bir alarm durumudur. Batı Avrupa ülkelerinin demografik dönüşümü
100-150 yılda gerçekleşirken, ülkemizdeki dönüşüm ise 60 yıl gibi çok daha kısa
sürede yaşandı. Demografik yapının çok kısa bir zamanda değişmesi ciddi bir
sorun ile karşı karşıya olduğumuzun göstergesidir.
Bir ülkenin nüfus yapısının
olumsuz yönde hızlı değişmesi, izlenen politikaların sorgulanmasını gerekli
kılar. Açıkça ifade etmek gerekir ki aile, hukuk, eğitim ve kültür
politikalarındaki çarpıklık bu olumsuz sonucu doğurmuştur. Dünya genelinde
doğurganlık hızının ortalama 2,32 olduğu göz önüne alındığında, Türkiye’nin bu
istatistiklerdeki yeri, aile kurumunun ne denli zayıfladığını açıkça ortaya
koymaktadır.
İzlenen "toplumsal
cinsiyet" odaklı politikalar yüzünden aile içinde yaşanan rol karmaşası,
medyanın aile kurumunu küçümseyen yayınlarının da etkisiyle gençlerin evliliğe
sıcak bakmaması, dolayısıyla evlilik oranlarının düşmesi, boşanmaların artması
ve anneliğin değersizleştirilmesine yönelik yürütülen kampanyalar nüfus artış
hızını olumsuz etkiledi ve bu tablo ortaya çıktı.
Aile konusunda artık sosyal dokumuza uygun milli politikalar üretilmeli, Batı tipi "toplumsal cinsiyet" odaklı politikalardan vazgeçilmelidir. Evlilik ve çocuk sahibi olmak teşvik edilmeli, sarsılan ailelerin dağılmaması için ciddi tedbirler alınmalıdır. Evliliğe teşvik kapsamında gençlerimiz desteklenmeli, her anneye çocuk başına maaş bağlanmalı, medyada aile kurumunu hedef alan yayınlar yasaklanmalı, anneliğe hak ettiği değer verilmelidir.
SİYONİST TERÖR REJİMİNİN YEMEN SALDIRILARI
Siyonist terör rejimi; Filistin,
Lübnan ve Suriye’den sonra Yemen’in de egemenliğini ihlal ederek saldırılara
başlamıştır. İslam dünyasının ortasında aynı anda 4 ülkeye yönelik saldırılara
karşı sadece kınama açıklamaları ile yetinilmesi anlaşılabilir değildir.
Bölgesel ve uluslararası kuruluşların, bir yıldan uzun süredir devam eden
soykırıma ve ülkelerin egemenliğinin açıkça ihlallerine karşı fiili bir
yaptırım ya da caydırıcı gücü yoksa varlık amaçları nedir?
İrlanda’nın haklı tepkileri üzerine Dublin’deki büyükelçiliğini kapatma kararı alan soykırımcı siyonist işgal rejimi, bölge ülkeleriyle ilişkilerini sürdürmektedir. On binlerce çocuğun yanarak, parçalanarak şehit olduğu, hastanelerin, okulların, çadırların bombalandığı bir soykırımda; halkın çoğunluğunun Müslüman olduğu ülkelerde siyonist rejimin sözde elçilikleri faaliyetlerine devam etmektedir. Bazı ülkelerde terör rejimini protesto etmek dahi suç kabul edilmektedir. Bölge ülkeleri ve uluslararası kuruluşlar Suriye’nin içlerine kadar giren tankları ve Yemen’e kadar ilerleyen savaş uçaklarını durdurmak için artık harekete geçmek zorundadır. İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği bünyesinde somut ve caydırıcı kararlar alınmalı, alınacak kararlara uymayan üye devletler yaptırımla karşılaşmalı, siyonist terör rejiminin tam izolasyonu sağlanmalıdır.
D-8 ZİRVESİ
Mısır'ın başkenti Kahire'de
gerçekleştirilen D-8 Zirvesi’nde kabul edilen Kahire Deklarasyonu'nda, D-8'in
genişletilmesi kararı ve uluslararası hukuku çiğneyen tek taraflı ekonomik
yaptırımlara karşı alınan ortak tutum önemlidir.
D-8
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı üyeleri arasındaki güçlü iş birliği ekonomik
kalkınmanın yanı sıra İslam dünyasında siyasi istikrarı da beraberinde
getirecektir. Bugün Baas rejiminin devrilmesinin ardından istikrarı yeniden
sağlamaya çalışan Suriye ve 2021’de Batılı işgal güçlerinin çıkarıldığı
Afganistan, D-8’in en önemli gündem maddeleri olmalıdır.
Suriye’nin yeniden inşası ve
mültecilerin geri dönüşü için uluslararası yaptırımların kaldırılması
gerekmektedir. Bu doğrultuda D-8 Teşkilatı hem uluslararası yaptırımların
kaldırılması için harekete geçmeli hem de Suriye’nin kalkındırılması için yeni
yönetimle ekonomik iş birliğini geliştirerek yeniden imar ve inşa için fon
sağlamalıdır.
2021’de yönetimin değiştiği Afganistan’ın Batı tarafından gasp edilen kaynakları için ne yazık ki bugüne kadar bir çözüm geliştirilememiştir. Kuraklık ve nakit sıkıntısının neden olduğu kitlesel açlıkla mücadele edilen ülkede krizlerin sona ermesi için finansal kaynağa ihtiyaç duyulmasına rağmen önceki yönetimin ABD ve Avrupa merkez bankalarında tuttuğu rezervler halen bloke altındadır. Uluslararası hukuka aykırı olan bu haydutluğa karşı D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı başarılı bir politika izleyememiş ve Afganistan'ın gasp edilen parasının geri verilmesi ya da ülkede ekonomik istikrarın yeniden sağlanması için iş birliği noktasında aktif olamamıştır. Bundan sonraki süreçte D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın ülkelerin karşı karşıya kaldığı finansal krizlere ilişkin daha etkin rol üstlenmesi ve insanî krize karşı ülkelerde ekonomik istikrarın sağlanması için iş birliğini güçlendirmesi önemlidir.
YUNUS EMİROĞLU
HÜDA PAR SÖZCÜSÜ
